Ecce Homo’ya dair Nietzsche ile Sohbet – 1

Dün köyden gelirken yolda Ecce Homo’ya başladım. Uzun zamandır okumak istediğim ama korktuğum bir kitaptı. Ama artık, “anlayamamayı” göze aldım ve başladım. İşin ilginç yanı, Nietzsche’yi az biraz da olsa anlayabiliyor oluşumdu 🙂 Etkilendiğim tespitleri karşı durduğum fikirleri kadar çoktu. En sonunda bir ilk yapmaya; bir kitabı bitirmeden bölüm bölüm yorumlamaya karar verdim. Bu yazı bir yorum yazısı da olmaycak aslında… Nietzsche ile restleşmelerim ve kendi kendime konuşmalarım gibi olacak… Hadi bakalım…

Bölüm 1 üzerine: “Neden Böyle Bilgeyim“:

Canlılığımın en alt noktasına ulaştım = Bir kere şu “ulaşmak” fiili, kendi içinde “varılmayı arzu edilen bir şeyi hedef” almaz mı? Yani ancak istediğiniz ve amaçladığınız bir şeye “ulaşırsınız”, istemediğiniz bir şey ise “başınıza gelir”. Eğer çevirmenin hatası yoksa bu fiilde, burada Nietzsche’nin “canlılığın en alt noktasını” hedeflediğini anlarız… Peki, kim niye hedeflesin canlılığın en alt noktasını? Neyse… Benim canlılığımın en alt noktası 2013 yılı idi. Ama ben o yılda olan hiçbir şeye “ulaşmayı” istememiştim. Başıma geldiler. Sadece başıma geldiler…

İyileşip toparlanmam oldukça uzun yıllar almıştı; bu süre ne yazık ki aynı anda benim çöküş dönemimdi = Bu söz ettiği dönemde her şeyi öğrendiğini, gözlemde ulaştığı noktanın o dönemin bir armağanı olduğu söylüyor Nietzsche. Nasıl hak vermem?!  İnsan türünün bir kısmında “dibi gördükten sonra aydınlanma” oluyor. Tabi bu o tip beyinlerde ve karakterlerde oluyor, sanırım. İşte bu noktada da benzerlikler yakalıyorum. Yalnız Nietzsche’nin sonunu düşünerek geleceğimden de korkmuyor değilim…

Bir hasta gözüyle daha sağlıklı değerlere bakmak = Sanırım burada bahsedilen de az önceki gibi şu “dipte aydınlanma” durumu… Emin olamadım… Ama şu da benim için bir gerçek ki bazı değerlerimi kaybettiğimde o kaybın acısını bir süre yaşadıktan sonra “aslında değer değillermiş” demem. Uzun yılların ardından, toplumun dayattığı her şeyi ama her şeyi salt gerçeklermiş gibi kabul ettiğimi fark ettim. Bu da, artık o değerleri değer olarak görmememle sonuçlandı. Ve acı bitti. Huzur geldi. Acaba, diyorum… Acaba daha kaç yanlış değerle daha yaşıyorum? Farkında olmadığım… Körü körüne inandığım… Daha kaç köstek var aydınlığıma? Bir de şunu düşünüyorum, toplumdan arınmak gücü ve kolaylığı cinsiyete göre manidar farklılık gösteriyor mu?

Perspektiflerin yerini değiştirmek = Sanırım, zeka ve empati asıl bununla ilgili… Ve benim en büyük zayıflığım. Kendi pencerem dışından bakamamak ve bunda ısrarcı olmayı doğru bilmek. Sebebi narsist bir kişilik ile mi açıklanır? Ya da, toylukla? Ya da toplum içine girmemenin verdiği deneyim eksiklikleri ile? Bilemiyorum… Ama perspektif değiştirmekte ustalaşmayı isterdim…

Kendini toparlama içgüdüsü yoksunluk ve ümitsizlik felsefesini yasaklar = Gerçekten öyle midir? Bence bu durum ancak ve ancak kendini aşırı sevenlerde veya güçlü bir karakteri olanlarda gerçekleşebilir. Çünkü yoksunluğu bilmem ama ümitsizlik hali pas gibi için için öldürür ruhu, geri dönmeksizin… Ve bir kez insanın içine düşmeye görsün… Eyvahlar olsun… Ancak tükenme noktasında terk eder insanı. O noktada da ya salar insan kendini (çoğunlukla bu olur) ya da yeniden ayağa kalkmak için son gücü ile çabalar. Hımm… Bu konu üzerine biraz daha düşünmeliyim… Çünkü tam da şu anda aslında Nietzsche’yi onayladığımı fark ettim, hele ona karşı çıkışla başladığım  bu paragrafta 😀 Neyse du bakalım…

Yetkin insan tanımı = Nietzsche bu tip insanu işe vuruk olarak şöyle tanımlıyor ki bende çoğu yok:

  • sadece kendine yarayan şeyden tat alır
  • yarama sınırı aşıldığında beğenizi biter
  • zararlı olanın çaresini tahmin eder
  • kötü rastlantıları kendi yararına kullanır
  • onu öldürmeyen şey güçlü yapar
  • her deneyiminden kendine has sonuç çıkarır
  • seçicilik esastır; her şeyi kabul etmez
  • ister insanlarla, ister kitaplarla ya da yörelerle olsun, hep kendi çevresindedir: seçer, izin verir, güvenir ve böylece onurlandırır
  • yemkinli ve yavaş şekilde tepki verir

Şanssızlığa ve suça inanmama = Şanssızlığa inanmamak insana yüklenen en ağır yük değil mi? Bu acımasızlık! Gerçi Nieyzsche acımayı da eleştiriyor. Acıma kavramı, sadece çöküşü yaşayanların hissettiğinde erdem haline geliyor. Neyse, konuya dönelim. Şanssızlığa inanmamak “kaderi reddetmeyi” beraberinde getirir. Bu da insanın olaylar üzerindeki iradesinin sonsuz olduğu ve başına gelen iyi kötü her şeyin insanın tercihleri sebebiyle var olduğu anlamına gelir ki bence bu tam anlamıyla acımasızlık!!! Gaddarlık!!! Hadi Nietzsche kendi ağzıyla “Hıristiyanlığın amansız bir düşmanı” olduğunu söylüyor ki bu da kaderi reddetmesinde bir etken olarak sayılabilir. Ama kendisi “kendi iradesi ile o yaşamı sürdüğü gerçeğini” kabul ederek nasıl yaşayabildi onca sene? Gerçekten dayanılması güç bir yük… Helal… Ama bence kader diye bri şey var, elimizi kolumuzu ve hatta gözümüzü bağlayan. Her şey bizim elimizde değil. Belki hatalıyım, belki bu düşünce de az önce bahsettiğim şu “toplumun dayattığı değerler” yüzünden benim salt gerçek saydığım ama aslında yanlış olan bir inanç, belki de zayıflığım yüzünden savunma psikolojisidir bu… Bilemiyorum. Ama şuan için böyle düşünüyorum. Suça inanmamaya gelince… Suç diye bir şey var, suçlu olduğu için. Suçlullar zarar verir ve biz de zarar görürüz; hem toplumca hem bireysel. Yani suçluların olması bizim suçumuz veya tercihlerimin sonucu değil Sayın Nietzsche. Neyse, şimdilik bu konuyu kapatıyorum…

En derin tutkuların özgür olduğu yer : evi = Ah Nietzsch, ah!!! Doğru söze ne denir. Sanırım bu “ev” olayı, kendimizi en güvende hissettiğimiz yer olmasından ve insanlardan uzak durabildiğimiz tek yer olmasından kaynaklı… Bilemiyorum ki, sebebimiz aynı mı?

Rastlantıyla başa çıkabilme = Sanırım bu, bir tek zeki ve akıllı insanların işi… Ben, rastlantıyla başa çıkabilmek bir yana dursun onunla sürükleniyorum. Hayatıma, ne yazık ki rastlantılar yön veriyor…

Kendinin efendisi olabilmek = Bu bizim toplumda işlemez. Gerçi işler işler de ancak işini bilenler için işler. Yani hem nalına hem mıhına yapıp yine kendi bildiğini okuyabilenler için mümkün 🙂 Benim için? Neredeee?!! Benim efendim “sorunlar, sorunlar ve yine sorunlar”. Maalesef bu sorunlar da ben kaynaklı sorunlar değil, hep dış kaynaklı. Gerçi şunu da kabul ediyorum; ben acıma hissi ile kabul etmesem o sorunları, sorun olmayacaklar benim için. Ama işte yapamıyorum… Takson kavramı benim en büyük kavramım… Bir gün o yumağı çözmem gerek…

Acıyanları eleştiriyorum, çünkü utanmayı, saygıyı insan farklılıklarını sezme inceliğini kolayca yitirirler = Bu beyan üzerine ne kadar düşündüysem de bir anlam çıkaramadım. Anlayamıyorum… Sebep sonuç ilişkisini kuramıyorum… Eğer anlayanınız var ise lütfen aşağıya yorum kısmına yazar mısınız? İsterseniz ankarakna@gmail.com eposta adresime de eposta atabilirsiniz. Büyük bir memnuniyetle okuyacağıma emin olabilirsiniz…

En kaba söz, en kaba mektup dahi susmaktan daha iyi niyetli, daha dürüstçedir = Öyle midir acaba? Evet 🙂 Ama çok değer verdiğiniz insanları üzmek yerine güvenilmez olmayı olmayı tercih etmez miyiz? Sanırım Nietzsche yaşasaydı bu sorumu “Bu, insanın kendi kokuşmuşluğuna uydurduğu kılıftır” diyerek yanıtlardı. Bilemedim. Ben açıkçası, kırmak yerine çoğunlukla susmayı; çıkıntı olmak ve çatışma yaşamak yerine kabul etmeyi tercih ediyorum. Bu belki de zayıf bir kişiliğin göstergesi belki de sevgi ve merhametin… Ama doğruların dile getirilmesi gereken ortam mesleki veya eğitim ortamı ise göreceğim tüm zarara rağmen ve o zararların farkında olarak sesimi çıkarmaktan çekinmiyorum. Ve tahmin dersiniz ki kaybediyorum 😀 Bu sebepten, iş yerimde idarecilerim işle ilgili konularda “uzlaşılmaz+çıkıntı” biri olduğumu; yüksek lisanstaki hocalarım ve arkadaşlarım ise “sinirli+katı” biri olduğumu sık sıkkkk dile getiriyor 😀 Ne yapalım, kişisel ilişkilerde suskun ve kabul eden taraf olan ben, eğitim ve mesleki ortamdaki hataları affedemiyorum 😀

Rus kaderciliği = Nietzsche’den öğrendim bunu 🙂 Rus askerinin sefere artık dayanamayacak hale geldiğinde kendini karın üstüne atıp öylece yatmasıymış 😀 Bunu Nietzsch “hiçbir şeyi kabul etmeme, üstüne almama ve içine almama” olarak nitelendirdiğini söylüyor.  Bunu da hınç kavramı ile ilişkilendirmeye çalışıyor sanırım. Ve hınçtan kurtulmanın insanın aşması gereken en zor ve en son sınavı olduğunu söylüyor. Neyse, ben Nietzsche ile farklı düşünüyorum. Bence bu Rus kaderciliği Biyo’nun sözünü ettiği “değiştiremeyeceğin şeyleri kabul et” ile aynı şey. Yani daha kabaca “oluyorsa oluyordur,olmuyorsa bırak”. Yani aslında kaderi kabul edip yine de tüm iradeyi ona vermemek. Bence olay bu 🙂

Denk düşmanları yenmek = Haklısın Nietzsche 🙂 Lİsansrayken yapardım onu… Tek farkla; “düşman” yerine “rakip” görürdüm sevmediğim kişileri. Sevdiklerim söz konusu olduğundaysa onlardan yüksek puan almak veya maddi olarak daha iyi konumda olmak veya daha iyi iş fırsatının çıkması vb beni rahatsız ederdi. Şimdi? Değişen tek şey; sevmediğim kişileri de rakip görmüyorum artık. Kendi halinde, kendi meşgalesinde biri haline geldim artık 🙂 Varsın geçsinler, varsın kötüler iyi yerlere gelsinler… Benim için önemli olan iç huzur 🙂

Küçümsediğinle savaşamamak = Mantık getirisidir… Bunu görebilmen ve dile getirebilmen müthiş.

Varoluşumun temel koşulu kendime karşı aşırı bir açıklıktır, saf olmayan çevrede yaşayamam = Demişsin  sevgili Nietzsche 🙂 Hımm… Kendime karşı açık mıyım? Evet… Ama saf olmayan çevrede yaşayamama olayını başaramıyorum. Ya şanslısın ya da çok güçlü, sevgili Nietzsche!! Alkış!!

Benim insan aşkım, başkasının duygusunu paylaşmaktan değil, paylaştığım duyguya katlanabilmekten oluşur = Öncelikle sanırım şu kırmızıyla yazdığım harf fazlalık… Belki de değil… Yani çeviri hatası mı yoksa Nietzsche’nin gerçekten birincil tekil kişinin sahipliği mi emin olamadım. Öyle hissediyorum ki; söz konusu duyguyu paylaşan taraf karşı taraf, bu duygu paylaşımına katlanabilme gücünü gösteren de Nietzsche tarafı… Durum her ne idiyse, iki türlüsü de bende mevcut efendim. Yani empatiden yoksunum. Ama dinleme olayında aşırı güçlüyüm. Ve o zor işi güçlü bir sebatlıkla yapıyorum. Hata mı bu? Büyük olasılıkla, evet. Bence insan dinleyebilmekten ziyade dinletebilmeli.

Yalnızlığa ihtiyacım vardır; yani iyileşmeye, kendime dönmeye = Korkutmaya başladı Nietzsche beni. Bu benzerlikle arttıkça sonumun da onunki gibi olmasından korkar hale geldim. Bir de şu var; yalnızlık sever insanlar yalnız bırakırlar ve bunun sonucu olarak da en ihtiyaç duydukları anda yalnız bırakılırlar. Ne yapalım, biz yalnızların kaderi ve ederi bu. Evrenin cezası…

Ayaktakımından iğrenme benim hep en büyük tehlikem oldu = Neden tehlike olarak niteledi acaba? Gerçekten bilmek istiyorum. Çünkü karakteri kokuşmuş insan müsveddelerinden iğrenmek ne gibi bir tehlike olabilir ki? Ayaktakımı ile kastı ne idi bilmiyorum; ama, benim kendimce ayaktakımı gördüğim kişiler karakter bağlamında erdemlerden ve samimiyetten yoksun kişiler. Yani makamce mevkice bir “düşüklük/yükseklik” durumu söz konusu değil. Erdemli olma olmama söz konusu.

Eveeeet; bu yazı, kitabın ilk bölümü hakkındaki fikir birliği ve ayrılıkları hakkındaydı. Kendime dödürdü sürekli… Gelecek bölümler neler hissettirecek acaba 🙂 Bu arada bu çarşamba doktora gideceğim. Ve muhtemelen yine bir operasyon görünüyor 😦 Neyse, dertten kurtulalım da…

Kendine iyi bak yol arkadaşım. Zaman ne getirir ne götürür bilinmez, sen kalbini ve niyetini koru.

~ Duygu~

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s