ÇOMÜ’de Bir Bisikletli

D@Di ÇOMÜ'de Bisikletli 6

Yüksek Lisans ders kayıtları kapıya dayandı ve ben çok korkuyorum. “Ders yükünün altından kalkabilir miyim? Bu programı tamamlayabilir miyim? Hangi dersleri seçmeliyim? Kaç ders seçmeliyim şuanki koşullarımda? Ortam nasıl olacak? Nasıl bir çalışma planı denemeliyim?” gibi sorular kafamda dolanıp duruyor, diğer tüm sorunların yanında…

Yarım kalan önceki yüksek lisans deneyimimde en büyük eksikliğim; şubat girişli olduğum için güz dönemindeki Araştırma Yöntem ve Teknikleri Dersi alamamamdı. Sırf bu yüzden uygulamaya yönelik araştırmalarda çok büyük sıkıntı çekmiştim. Veri toplama… Yöntemi belirleme… Verileri çözümleme… Ciddi anlamda canım çok sıkılmıştı, çünkü normal şartlarda çok kolay bir şekilde altından kalkabileceğim “…” dersi benim için bir kabusa dönüşmüştü bu Araştırma Yöntem ve Teknikleri dersinin eksikliği yüzünden. (Ya da ben çok idealistim,her şey 4×4 lük olsun istiyorum) O dönemde de diğer 4 dersin ödevleri/okumaları yüzünden Araştırma Yöntemlerindeki eksikliğimi gidermeye zamanım olmamıştı, çünkü çok yoğundu programım.

Araştırma Yöntem ve Tekniklerindeki sorunumu biraz olsun çözebilmek için daha önceden (fiiii tarihinde) almış olduğum bir kitaba başlamıştım. Ancak evdeyken köfte gibi yattığım için kapak dışında bir iletişimimiz olamamıştı 😀 Sonra bana bir aydınnnnlannnma geldi. Başlayayım artıkın dedim ve Türk gibi başladım kitaba. Bu yaz sıcağında buz etkisi yarattı sağ olsun 🙂

Türk gibi bitirmek üzere olduğumu hissettiğim bu kitaba tutkuyla bağlanabilmek ve onu İngiliz gibi bitirebilmek için “ortam değiştirme”yi denedim ve yeni meskenim “ÇOMÜ Kütüphanesi” oldu.

Son zamanlarda bana katılmaya çalışan Arekim’le saat 7 civarına kadar kütüphanedeydik. Etrafımdaki çalışan insanlar görüntüsünden epey güdülendim… İşe yaradı ama eğer tek başıma yaşıyor olsaydım daha geç saatlere kadar çalışmayı tercih ederdim. (Kütüphane 7/24 açık) Ama işte aile faktörü, napalım, 😀 Akşam yemeğinde beraber olmak varken, dışarılarda olmak sıkıcı 🙂 Ama sadece dün;

Dün 9 civarı çıktık Arek’le. Ve ben dayanamadım Arek’in bisikletine bindim 🙂

Yıllardır bisiklete binmedim desem yeridir 🙂 Çocuk gibi oldum; kalbim pır pır etti!! Top & Bisiklet = Benim Sevgili Oyuncaklarımdı 🙂

“Anı kalsın, bir daha ne zaman bisiklet sürerim ki” mantığıyla Arek’ten fotoğraf çekmesini istedim ve sağ olsun Arek bir tek net görüntü çekemeden çekimi bitirdik. Ona göre bunun sebebi bisikletin hareket halinde olması, bana göreyse Arek’in elinin titremesi 😀 😀 😀 Ama var yaaa, var her işte bir hayır 🙂 Bu resimler tam blogluk oldu 🙂 İnternet ortamında fotoğrafını paylaşmayı sevmeyen benim gibi biri için bulunmaz Hint kumaşıy bu fotoğraflar; ne net ne de çok bozuk 🙂 Buyurunnn:

Çocuklar gibi şendim 🙂

< D@Di >

Deborah’ın acısını çekerken Yaz Mevsimi soğuk, çok soğuk ve Sana (ASLA) Gül Bahçesi Vadetmedim

20140826_012955Şu sıralarda elimde gezen kitap “Sana Gül Bahçesi Vadetmedim”.

Şizofreni hastası bir gençkızın iyileşme isteği ve “normal” bir insan olabilmek için acı veren çabalarını konu ediniyor. Açıkçası kitabın ilk kısmı dikkat çekici, ortası sıkıcı ve son kısmına giriş “sonunda” dedirtici. Son kısma giriş diyorum, çünkü henüz kitabı bitirmedim. Bugün sabaha karşı biter.

Kitabın arka kapağında yazılanlarla bir çatışma içindeyim açıkçası. Çatışmama geçmeden arka kapakta yazılanlara bir göz atalım;

20140825_234338[1]

Okurken sıkıntı çekilebilme ihtimaline karşı arka kapaktaki metni direkt alıyorum:

İçine doğduğu dünyanın kurumlarıyla bağdaşmayı öğrenemeyen, iletişimsizliği karanlığında yaşayan on altı yaşındaki bir genç kızın öyküsü…

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, deliliği, resmi tanımıyla akıl hastalığını anlatıyor: Deborah kimlik kavramını yitirip içine kapanmış, zengin düşlemi ve mizah duygusuyla yarattığı kendi düşsel dünyasına sığınmıştır. İki dünyanın çatışmaya başlaması, Deborah’ın akıl hasatnesine “düşme”sine neden olur. Böylece hastaneleri, doktorları vb. kurumlarıyla toplumun “kurtarma operasyonu” başlayacaktır.

Greenberg’in kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı kitap, “akıl hastalarının gizleri” üzerine pek çok ipucu taşırken, toplumun yerleşikdeğer yargılarına çarpıcı bir eleştiri de getiriyor, böylece “normal” kavramını sorgulamaya götürüyor bizi.

(Bundan sonrası spoiler içerir)

Şimdi açıkçası rahatsızlığı nedeniyle iletişimsizlik sıkıntısı çeken bir genç kız var karşımızda ve bu iletişimsizlik, doğal olarak, dünyanın kurumlarıyla da dünyalılarla da bağdaşmasını önlüyor. Ama neden illa ki kuruma atıf yapılmış? Yani sonuçta ilk sıkıntılar kitapta sanki yaz kampında çıkmış gibi gösterilse de kitabın bir yerinde daha çok küçükken farklı bir çocuk olduğunu ve annenin bunu kabul etmek istemeyişinden bahsediliyor. Aslında ilk sıkıntı aile içinde başlıyor. Ama kitabın arka kapağını yazan kimse “kurumlara” atıfta bulunuyor. Çünkü kurumları eleştirmek veya konu etmek daha elit bir tutum (!).

Kitap hakikaten deliliği anlatıyor; bu konuda katılıyorum. Akıl hastalarının yaşayışı ve kısmen de olsa algılayışına ışık tutulmuş. Deborah’a gelince, tıp doktoru olmadığım için şizofreni hakkında bir şey dememeliyim,biliyorum ama benim algılayışıma göre kızın “kimlik yitimi” yok. Kimliğini entegre etme sorunu var diye düşünüyorum. Yani Yr Evrenine  mi ait Dünya’ya mı.. Neyse diyelim ki arka kapağı yazan haklı;

Böylece hastaneleri, doktorları vb. kurumlarıyla toplumun “kurtarma” operasyonu başlayacaktır.

Neden “kurtarma”ya atıf var?(!) Çünkü çünkü çünkü akıl hastaları da normal insanlar, sadece bizlerden farklılar ve kurtarma demek bizlere benzetmek demek arka kapağı yazan kişiye göre. Bizlere benzetmek de kötü bir şey, olaya “kurtarma” fikri ile bakmak alçaltıcı bir şey gene aynı kişiye göre. İyi de o zaman tedavi edilebilir veya kendine/çevresine zarar vermesi ihtimal olan akıl hastalarını kendi haline kendi dünyalarına bırakalım. “Kurtarılma”ya ihtiyaçları olmadığına göre…

… toplumun yerleşik değer yargılarına çarpıcı bir eleştiri de getiriyor…

Kitabın, toplumun değer yargılarına eleştiri getirdiği doğru, ancak bu eleştürüleri “çarpıcı” olarak nitelendiremiyorum. Mesela, Polonyalılara ve Çekoslavakyalılara o dönemin bakış açısını zaten biliyoruz, daha vahşet derecesindeki yaklaşımlara da yabancı olmadığımızı düşünüyorum. Kitapta bu konuya ve konunun yazardaki yaklaşımına çok az yer veriliyor. Başka bir örnek, ailedeki fertlerin hayata bakış açıları. Ataerkil bir aile ve kendini kanıtamaya, kabul ettirmeye çalışan bir büyükbabanın yanısıra aslında baskın özellkilere sahip olmasına karşın babasından çekinen bir anne, zayıf bir baba karakterinin üstüne de yaşı itibari ile kendi bakış açısından bakan sorumsuz bir kız kardeş… Ve tün bu insanlarla birlikte diğer akrabaların Deborah’ın durumuna bakış açısı. Bu kişiler aynı zamanda bir örneklem, yani diğer insanların da bakış açılarını simgeleyen en küçük grup. Deliliğin utanılacak bir şey oluşu, onlara göre… Annenin kendi kendini doğru olanı yaptığına inandırmaya çalışması ama aslında özünde buna inanmaması, sırf son ve tek çare olarak akıl hastanesi fikrinin kalmasından mütevellit harekete geçmesi… Babanın duygusal bağımlılığı (bana göre)… Evet, ütm bunlar eleştirilmiş ama yeterince derin ele alınmamış. Sorgulanmamış. En azından Deborah’ın Dr. Fried’la olan seanslarında bunu beklerdim.

Sanırım, bu eleştiri boyutunun yüzeysel olması, yazarın (Greenberg) kitabı yazma amacının sadece “deliliği” anlatmak olmasından kaynaklanıyor. “Toplumun yapısını veya toplumun değer yargılarını,deliliğe bakış açısını eleştirmek”ten değil. Eğer yanılıyorsam, yani yazarın amacı toplumu eleştirmekse kitap bu hususta çok yavan kalmış diyebilirim. Ama deliliği anlatmaksa, başarılı. Özellikle D koğuşu ve Yr etkilendiğim simgeler.

…”normal” kavramını sorgulamaya götürüyor bizi.

Açıkçası “normal” kavramını sorgulamaya iten ne var hala merak içindeyim… Kitabın bitmesine çok az kaldı ve ben hala o sorgulamaya geçemedim. Bence burada “normal”liğe yapılan atıf en başta yukarıda belirttiğim “kurtarmak” fikrinin altında yatanlarla aynı…

Son Söz = Tekrar okumak isteyebileceğim bir roman değil. Güzel bir roman ama başucum niteliğinde olamayacak.

Not = Kitap, kapağının hakkını verememiş. Kapak tesmi, benim için ender kapaklar arasına girdi ama metin… Aynısını diyemeyeceğim.

GÜNCELLEME

Evet, kitap bitti. Yukarıda belirttiğim fikirlerim değişmedi.Ekleyebileceğim tek yorum, kitabın son kısmının daha zekice espriler içerdiği ve gülümsettiği.

Ve yazımı bu kitaptan bir alıntıyla bitiriyorum;

“Deborah, tıpkı deli insanların yaptığı gibi, yüksek sesle kendi kendine konuştu.”

< D@Di >

VAY BE !!

Kadere inanıyorum !! İmanın şartlarından biri olduğu için değil, cidden var olduğu için 🙂

Hemen hemen her şeyden vazgeçmişken can sıkıcı bir olay olur ve “Dannnn!” kaderine yön verirsin. İşte yaşadığım tam anlamıyla buydu.

Yüksek Lisans düşünmeye başladığım andan beri derinlerde çokkk derinlerde kendime bile söylemeye korktuğum bir alan vardı kendi bölümümde. Bırak düşünmeyi; hayali bile imkansızdı benim için. Çünkü ALES 95 üstü, ÜDS (şimdilerde YDS) 75 üstü istiyordu o alan. Bu da yetmiyor gibi Akademik Ortalamanın da 3,50 üzeri olması gerekiyordu!! Yani o alan benim bölümümün “Tıp”ıydı anlayacağınız.

O alana asla kabul edilemeyeceğimi düşündüğüm için başka bir alan denedim ve çok iyi bir üniversitede yüksek lisansa başladım iki yıl önce. Ancak sarmadı pek. Bir de üstüne hocalarımdan biriyle sorun yaşayınca bıraktım eğitimi. Gel gelelim içime ukde oldu yüksek lisans… Ama artık treni kaçırmıştım bir kere. En azından böyle düşünüyordum o sıra 😀

Neyse, sonraaaa….

Karakterinin HIRS kısmı bana çok benzeyen bir iş arkadaşımla KADERSEL olarak bir seminere gönderildik. Kadersel olarak diyorum çünkü o seminere o kadar insan arasından ikimizin gönderilme olasılığı ciddddennnn düşüktü.

Seminere katılmak üzere sabahın erken saatlerinde bu arkadaşı evinden aldım ve çıktık yola. Elbette sohbet şart 😀 O yarım saatlik yol nasıl çekilir yoksa?! Velhasıl kelam laf lafı açtı konu yüksek’e geldi. ( Bu arkadaş bilgisayar mühendisliğinde yüksek lisans yapıyor ancak mezun olduğu fakülte mühendislik fak. değil.) Konuştu konuştu konuştu… Ve gene konuştu… Öyle bir an geldi ki kendime resmen küfrettim içimden:

       “Lan şu kızdaki cesarete bak aptal D@Di !! Sen kendi bölümündeki alana başvurmaya cesaret edemiyorken kız FARKLI FAKÜLTEDEKİ bir alana başvurmaktan çekinmiyor, bu da yetmiyor kabul edilebiliyor ve tıkır tıkır da okuyor !! ÖL D@Dİ ÖL !!” dedim. Tabi kız hala konuşuyor, içimde saydıklarımdan habersiz.

Ben içimden kendime saydırırken birden bir hırs geldi bana! Daha bir akşam önce en yakın arkadaşıma; “Yüksek müksek yapmıycam abi, önüme bakıcam. Şu eksi hesabımı kapatcam önce, sonra da yapabildiğim kadar birikim yapcam.” demiştim ki saatler sonrasında (ertesi güne girmiş oluyoruz bu arada) hırslandım ve “İnceldiği yerden kopsun!! Başvuruyorsun D@Di !! Korkmak yok !! Çalış çabala bu maçı kazan !!” moduna girdim.

Bu kadar hırslanmamdaki sebep elbette sadece kızın farklı bir fakültede yüksek lisans yapma cesareti göstermesi değildi. Bir sebep daha vardı… Ben eğitime, eğitimin sürekliliğine ciddi anlamda çok değer veriyorum ve benim için bir araç değil “amaç”. Seviyorum öğrenci olmayı, öğrenmeyi. Öğrendiğimi tatbik etmeyi. Ama bu yazıda bahsettiğim kızın yüksek yapma amacı şu fani hayatta LEVEL ATLAMAK. Ona göre üniversite ortamı ELİT bir çevre ve o kız da o çevreye ait olmalı. Olmamalı böyle bir mantık ya! Yüksek lisans sevdiğin ve ilgi duyduğun bir alanda uzmanlaşmak amacıyla yapılır, sınıf atlamak için değil, ki zaten sınıf ne ki?!

İşte, durum bu. Üniversitenin gelecekteki hocası olacak kişinin üniversitede bulunma amacı bu. Böyle insanların olmasını istemiyorum bilim yuvalarında. Gerçekten eğitime, yenilenmeye gönül vermiş olanlar bulunmalı üniversitelerde. Parası, sınıfı ve olanakları için değil. Aklıma yakın zamanda yüzyılın çözülemeyen problemini çözen ve 1 milyon dolarlık büyük ödüle layık görülen Rus Matematikçi Grigory Perelman geliyor… Perelman ÖDÜLÜ REDDETTİ !! Sebebini ise şöyle açıklamıştı: “Matematiğin kahramanı falan değilim. O kadar başarılı bile değilim, herkesin bana bakmasını istemiyorum, tanınmak istemiyorum.” Dünyanın dahi olarak kabul ettiği adamdaki alçakgönüllülüğe bak… Ki bu cümleleri inanarak söylüyor, alçakgönüllülük olsun diye değil.

Şimdi gel de “sınıf atlayarak” kendini kanıtlamaya çalışan biri ile bu adamı aynı anda aynı beyinde düşün. Devrelerim yanıyor elbette. Bu yüzdennn…

Bu yüzden kendimi küçük görmeye son verdim o deli hırsla. Hemen bir plan program yaptım. Planım; hemen bu ALES-YDS sınavları sonrasında kabul edilmek için başvurmak değildi. Planım; hazirandaki alımlarda mülakat ve yazılılara girip ne sorduklarını deneyimlemek ve ona göre şubattaki alımlara adamakıllı hazırlanmaktı. Bu yüzden ALES ve dile hemen kasmadım. Kendi seviyemi görmek için sınavlara girdim çıktım.

ALES : 83

YDS: 73,75

Ak. Ort. : 81,00

ile büyük üniversitelerden iki tanesine başvurdum. Hacettepe’de yazılı sınava girme hakkını 0,7 ile kaçırdım. Diğerinin de mülakatı çok kötü geçti. Heyecandan elim ayağım sesim titriyordu. Sorulan sorulara hep yanlış cevaplar verdim. Ki aslında hepsi, cevabını bildiğim sorulardı. Aklım karıştı… Ama öyle bir an geldi ki güncel bir soru sordular 😀 AHANDA İŞTE İPLERİMDEN KOPTUM 😀 Kendimi buldum o soruyla, bir özgüven patlaması yaşadım 😀 Hatta öyle bir an geldi ki hocalarla dengim gibi konuştum 😀 Tabi mülakat sonrasında bu denk sayma olayına kendim de şaşırdım 😀

Sonuç???

KAZANDIMMM !! 😀

Gönlümde yatan yeri kazandım 🙂

Hayallerime kavuşmamda en çokkk emeği geçen kişi o kızdır. Kendisinin haberi bile yok ama olsun, SAOLLLL DATLUM !!!

Umarım bu yüksek lisans içime sine sine biter. Ve umarım her şey yolunda ilerler… Aminnnn…

p.s. = Hangi üniversiteye mi kabul edildim? Tek söyleyebileceğim Ankara’daki bir üniversite 🙂