SUPERNATURAL S9 E10 – AĞIR SPOILER İÇERİR!!

http://www.youtube.com/watch?v=XcOKnvfVrWE

“Vakti geldi ayrılığın…” moduna bağlamışlar tam sonunda. Ama gene de aynı anda melek ve şeytanın bir insan bedeninde olması düşüncesi güzeldi ve bunun Sam’de gerçekleşmesi etkileyiciydi.

Sean ve kardeşi için yaptıkları günah nedir sevap nedir, iyi ile kötü arasındaki fark nedir, irade ve vicdan nedir hep sorgulamama sebep oldu bugüne kadar. Tek bildiğim; Dean’in kendince bir ahlak düzeni var. Kaynağını vicdanından ve “mutlu olmasını sağlayacak olan kardeşinin varlığından” alıyor. Öyle bir şey ki yaptığı, kardeşi için yapılması gerek ne ise yapar, sonu pişmanlık bile olsa ve bu onun “doğrusu-iyisi-gerekeni”dir. Dedim ya, Dean bambaşka bir sistem. Bu bölümüyle ahlalk felsefesinin dibine vurma isteği yarattılar, helal olsun. Elbette Crowley’nin de etkisi yok değil. Crowley karakteri sayesinde şunu geliştirebildim; “iyi veya kötü yoktur; şartlar ve gerktirdikleri vardır.”

P.S.= Crowley!! Adamım ya!! BASTIR! Sempatik ve akılcı şeytan! 🙂

           Abaddon!! Seni vahşi kızıl!!

           Oyum sana Crowley!! 😀

Reklamlar

BİR SONRAKİ YAZIMIZDA…

Bir sonraki üç yazımız şu konularla ilgili olacak;

1) Gülün Adı (Umberto ECO)

2) Çalıkuşu’nun 6. baskısı (Kitap Fuarındaki sahaftan)

3) Patti SMITH (Hayranı olduğum bir hatun)

D@Di’NİN KAHRINI ÇEKEN MANZARA

20130926_210507Bu yıl benim için çok zor ve ilginç bir yol oldu. Dur! Dur! Hemen oflama, burada 2013 te yaptığım yaşadığım şeyleri yazmayacağım. Veya 2014 ten umduklarımı. Amacım yukarıdaki manzaranın benim için önemini anlatmak.

Yukarıdaki kareyi Çanakkale Özgürlük Parkı yanındaki yokuştan çektim. Aşırı dik bir yokuş. Çanakkale’nin manzarası. Elbette nette araştırdığınız zaman daha güzel milyonlarca fotoğraf bulacaksınız. Ama hiçbiri bu fototğrafın bendeki yeri kadar özel olamayacak.

Bu yolu, yokuşu; üniversite caddesinin ışıltısına tercih ediyorum sürekli. Özellikle kafam ruhum dolu olduğu zaman. Ki genele vurduğumuz zaman “sık sık” oluyor bu.

Yokuşu çıkıyorum… .Çıkıyorum… Çıkıyorum… İlk sokak lambasına gelmeden hemen önce duruyorum. Çoğunlukla, manzaraya arkamı dönmeden soldaki kaldırıma çıkıyorum. Merdivenli kaldırıma. Sonra arkamı dönüyorum. Ve işte manzara bu. Hep hüzün barındırıyor içinde. O gün neşeli de olsam hüzünlü, üzgün de olsam. Gecesini seviyorum en çok. Ardından sabah geleceği için değil. Dibin dibi olduğu için. Siyah ve gece, her şeyin dibinin dibi. Üstüne, tam görünmeyen ama varlığını hissettiren engin boğaz. Ve şairlere ilham veren şehrin ışıkları. Hepsinin ruhumdaki tesiri anlatılamaz.

Yokuşta yarı karanlıkta durduğum o anlarda ettiğim duaların, küfürlerin haddi hesabı yok. Gözlerime söz geçirebilmek uğruna aklıma getirdiğim saçmalıkların da. İsyanın kıyılarına vurduğum anlarda ettiğim tövbelerin de. Akabindeki şükürlerin.

Yaşım 50 değil. Daha ne yaşadım ki ne göreyim. Haklısınız. Yaşım daha 24. Ama sanki iki ömür eskittim şimdiden. Kaç yaşam biriktirdim ve def ettim.

Hayatımın bir grafiğini çıkaracak olsaydım bu çizgi grafiğinden olurdu ve kesin kalp ritmlerine benzerdi… Düz çizgiyi tercih etmezdim elbette, ama bu kadar iniş çıkış da zorluyor insanı. İşte bu iniş çıkışlarda kimi zaman kaldırım taşındaki kırıntıları tırtıklayan kuşlar koşuyor yardımıma gülümsetiyor beni, kimi zaman yeni doğum yapmış bir anne köpeğin yavrularına gösterdiği ihtimam… Bazen de araba kullanırken bana bakan bulut kümeleri… Yaşlı amcalar teyzeler de…

Yukarıdaki manzara benim kurtarıcım. Antibiyotiğim. Her ne kadar hüzünlü gelse de… Unutmamalı, tüm antibiyotikler acıdır.

BİR FİNCAN TÜRK KAHVESİ

DaDi'nin kahvecisiZamanında kahve tiryakisi bir arkadaşımı küçümsemiştim. Hele de fal bakması, baktırması… Nefret ediyordum. Arkadaşım, evine her gidişimde kahve ikram ediyordu. Sanırım içe içe alışkanlık oldu. Türk Kahvesi içemeyen ve acı bulan ben, Türk Kahvesi tiryakisi haline gelmiştim. 

Zaman içinde Türk Kahvesi alışkanlığım ileri seviyeye ulaştı ve keyif verir halden ihtiyaç moduna geçti. Bir de ritüel halini aldı. Artık kahve içerken belli standartlarım vardı. İçtiğim kahve; o an çok keyifliysem sert, eh işte isem orta, keyifsizsem şekerli kahve olmalıydı. Fincanı ve tabağı zarif olmalıydı.

Arkadaşlarla sık ziyaret ettiğimiz yukarıdaki kahvecinin vitrinindeki bu fincanlar , daha kahvemi içmeden keyif vermişti. Renkli renkli… Birbirinden oldukça farklı… Küçük kadın değil de çıkıntı tiplerin toplama işi gibi… Ve dikkat dağıtıcı… Umarım bu kahve olayı çığrından çıkmaz. (P.S.= Çıksa da tınnn 🙂 )